Detaylı rehberimizi inceleyin.
İçindekiler
- 01 Emevi Dönemi Mimarisi ve Mezquita'nın Sütun Ormanı
- 02 El Hamra Sarayı: Suyun Mühendisliği ve Çini Sanatı
- 03 Sevilla Alcázar'ı ve Mudejar Üslubunun İhtişamı
- 04 Endülüs Mimarisinin Modern Dünyaya Etkileri
- 05 Endülüs Tarihsel Bağlamı
- 06 Kültür
- 07 Ayrıca bakınız
- 08 Kaynakça
- 09 Dış bağlantılar
- 10 Kurtuba Camii Tarihsel Bağlamı
- 11 Konuyla ilgili yayınlar
- 12 Endülüs Mimarisinde Estetik ve Mühendisliğin İleri Düzey Analizi
- 13 Sıkça Sorulan Sorular
Rehberimize hoş geldiniz:
Emevi Dönemi Mimarisi ve Mezquita'nın Sütun Ormanı
Endülüs Emevi dönemi mimarisi, doğunun mühendislik zekası ile Vizigot ve Roma mirasından kalan yerel malzemelerin muazzam bir sentezidir. Emevi mimarisinin en belirgin özelliği, yapısal zorunlulukları estetik birer harikaya dönüştürmesidir. Kurtuba Camii'ndeki (Mezquita) sütunlar, bu mimari dehanın zirve noktasıdır. 850'den fazla sütunun kullanıldığı bu devasa yapıda, sütunların çoğu eski Roma ve Vizigot tapınaklarından devşirilmiştir. Farklı boylarda ve malzemelerde (granit, mermer, oniks) olan bu sütunların üzerine, kemerlerin başlangıç noktasını eşitlemek için özel başlıklar eklenmiştir. Üstelik caminin yüksekliğini artırmak amacıyla dünyada eşine az rastlanır bir çözüm bulunmuş: çift katlı kemer sistemi. Alt seviyedeki at nalı kemerler ve üst seviyedeki yarım daire kemerler, kırmızı tuğla ve beyaz taşların ardışık dizilimiyle görsel bir ritim oluşturur. Bu sonsuzluk hissi veren sütun ormanı, çölde bir hurma koruluğunu andırmak üzere tasarlanmıştır. İç mekana sızan loş ışıkla birleştiğinde, sütunlar adeta mekanı yerçekimsiz bir hale getirir ve ibadet eden kişiyi ilahi bir sonsuzluğun içine çeker. I. Abdurrahman tarafından başlatılan bu muazzam yapı projesi, zaman içerisinde ardılları olan II. Abdurrahman, II. Hakem ve Almanzor gibi isimler tarafından sürekli genişletilerek, İslam dünyasının en görkemli yapılarından biri haline getirilmiştir. Her dönemin mimari dokunuşu, yapının ana karakteristiğini bozmadan onu daha da zenginleştirmiştir.
El Hamra Sarayı: Suyun Mühendisliği ve Çini Sanatı
El Hamra Sarayı, suyun mimariye sadece görsel değil, işitsel ve iklimsel bir unsur olarak da nasıl entegre edilebileceğinin en yetkin örneğidir. Sarayın su sistemleri, Sierra Nevada dağlarından gelen suların, 'acequia' adı verilen karmaşık bir su kanalları ağı ve su kemerleri (Acueducto) ile kilometrelerce öteden taşınmasıyla oluşturulmuştur. Yerçekimi kuvvetinin ustalıkla kullanıldığı bu hidrolik sistem sayesinde, sular sarayın en yüksek noktalarından sarnıçlara dolar ve oradan avlulara, fıskiyelere ve hamamlara dağıtılır. Aslanlı Avlu'daki (Patio de los Leones) 12 aslan heykelinin bulunduğu çeşme, su saatine benzer bir mekanizmayla günün farklı saatlerinde su fışkırtan bir mühendislik harikasıydı. Suyun sesi, sıcak Endülüs yazlarında sarayın odalarında doğal bir serinletme (klima) sistemi işlevi görürdü. Bu sayede El Hamra, sadece bir saray değil aynı zamanda ekolojik bir denge unsuru olarak da var olmuştur.
Sarayın duvarlarını kaplayan çini (azulejo) sanatı ise İslam geometrisinin zirvesidir. El Hamra'daki çiniler, karmaşık yıldız poligonları, zikzaklar ve sonsuz döngüler oluşturan örüntülerle bezenmiştir. Bu geometrik desenler, evrenin sonsuzluğunu ve ilahi düzeni simgeler. Mavi, yeşil, sarı ve beyaz renklerin ağırlıklı kullanıldığı bu çiniler, güneş ışığı vurduğunda parlayarak duvarlara hayat verir. Üst kısımlarda yer alan alçı oymalar (yeseria) ve mukarnas kubbelerle birleştiğinde, El Hamra'nın iç mekanları dünyevi bir saraydan çok, cennetin yeryüzündeki bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Özellikle "Allah'tan başka galip yoktur" (Wa la ghaliba illa Allah) kaligrafik işlemesi sarayın her yerinde yankılanır.
Sevilla Alcázar'ı ve Mudejar Üslubunun İhtişamı
Sevilla Alcázar'ı, Endülüs İslam mirasının Hristiyan krallar üzerindeki büyüleyici etkisinin en somut örneğidir. Mudejar sanatı olarak adlandırılan bu üslup, İslam sanatı unsurlarının (at nalı kemerler, çini süslemeler, geometrik ahşap tavanlar) Hristiyan binalarında kullanılmasıyla ortaya çıkmıştır. I. Pedro'nun yaptırdığı saray bölümünde, Gırnata'dan gelen ustaların ince işçiliği her köşede hissedilir. Elçiler Salonu'nun (Salón de Embajadores) yarım küre şeklindeki altın kubbesi, ahşap geçme (artesonado) tekniğinin en güzel örneklerinden biridir ve evrenin sonsuzluğunu temsil eder. Alcázar'ın avluları ve su yolları, İslam bahçe kültürünün (Cennet bahçesi tasviri) Hristiyan İspanya'da nasıl benimsendiğini ve yaşatıldığını göstermektedir. Pedro The Cruel (Zalim Pedro) olarak da bilinen I. Pedro, İslam mimarisine duyduğu hayranlığı bu sarayla perçinlemiştir.
Endülüs Mimarisinin Modern Dünyaya Etkileri
Endülüs mimarisi sadece kendi dönemi ve coğrafyasıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Rönesans İtalyası'ndan, Gotik Fransa'sına kadar tüm Avrupa sanat tarihine derin bir şekilde yön vermiştir. Matematiksel oranların kullanımı, perspektif derinliği ve özellikle tonoz ile kemer yapılarındaki inovasyonlar, Avrupa'daki pek çok katedral ve saray inşasında birer şablon olarak kullanılmıştır. Endülüs'ün bıraktığı bu taşlaşmış miras, aslında dönemin çok boyutlu medeniyet anlayışının, çok kültürlülüğünün ve sanata verilen değerin evrensel bir kanıtıdır. Bugün bile bu yapılar, ziyaretçilerine sadece tarihsel bir bilgi sunmakla kalmıyor, aynı zamanda güzelliğin evrensel dili üzerinden ruhani bir deneyim yaşatıyor.
Endülüs Tarihsel Bağlamı
Endülüs (Arapça: الأندلس al-andalus), 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda Berberi milletinin de katkısı ile Arapların etkisi altında bulunan bölgelere verilen isimdir. Müslümanların İber Yarımadası'ndaki varlığı en son Moriskoların 1609 yılında İspanya'dan Müslümanlığı bırakmadıkları için göçe zorlanarak sınır dışı edilmesiyle son bulmuştur.
Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolcaya Andalucia şeklinde ve önceleri yalnız “Müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs) kelimesinin kökeni kesin biçimde tespit edilebilmiş değildir. Bugün genellikle, Hispania karşılığı olarak ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika'ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya'nın güneyinde kalan Vandalların (Vandalus) adından türetilmiş olabileceği (Vandalicia [Vandal ülkesi]) kabul edilmektedir (E. Lévi-Provençal, Espana musulmaña, IV, 45). Müslümanlar başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa'nın güneyindeki Septimania bölgesi dahil İspanya'da yönetimleri altına aldıkları toprakların tamamı için kullandılar. Ancak 718'de başlatılan ve yaklaşık sekiz asır devam eden Hristiyanların “reconquista” (Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma) hareketinin gelişme seyri içerisinde, özellikle XI. yüzyıldan itibaren İslam hâkimiyeti alanının gittikçe küçülmesine paralel olarak bu ismin başlangıçtaki geniş kapsamlı anlamı daralmaya başladı ve sonunda Endülüs adı sadece küçük Benî Ahmer (Nasrî) Emirliği'nin idaresindeki topraklara münhasır kaldı. Andalucia ismi bugün İspanya'da hâlâ kullanılmakta ve Almeria (Meriye), Granada (Gırnata), Jaén (Ceyyân), Córdoba (Kurtuba), Sevilla (İşbîliye), Huelva (Velbe), Malaga (Mâleka) ve Cádiz (Kādis) vilâyetlerini içine alan bölgeyi ifade etmektedir.
Valiler Dönemi (714-756)
Başkenti Şam'da bulunan Emevî Devleti, 7. yüzyılda Kuzey Afrika'yı ele geçirmişti. 8. yüzyılın başında Emevî Devleti'nin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, Emevî Halifesi Velid Bin Abdülmelik'in desteğiyle bir Berberî kumandan olan Tarık bin Ziyad'ı Cebelitarık Boğazı'nı geçirerek İber Yarımadası'na gönderdi. O zamanlar İber Yarımadası Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık bin Ziyad'ın savaşta bozguna uğramaması için geri dönüş olasılığını kaldırmak üzere kendi gemilerini yaktırdığı belirtilir. Tarık Bin Ziyad, Vizigot kralı Rodrigo'yu yenilgiye uğratınca krallık yıkıldı ve İber Yarımadası'nın güney kısımları kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçti.
750 yılına kadar Endülüs Emevîlerinin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. 750 yılında Abbasîler, Bağdat'ta halifeliklerini ilan ettiler ve Emevî hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs'e kaçarak kendisini Emevî emiri ilan ederek Córdoba (Kurtuba) kentini kendine başkent yaptı.
Endülüs Emevîleri Dönemi (756-1031)
Bu dönem Endülüs'ün en parlak dönemi olarak bilinir. Córdoba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi hâline geldi. Yine o dönemde Avrupa genelinde okuma yazma yeterince yaygın değilken Endülüs'te halkın çoğu okuma yazma biliyordu. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Rivayetlere göre burada dil çeşitliliği yoğun olmuştur. Bunun temel sebebi birden fazla milletin beraber yaşamasıdır. Endülüslerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı olarak adlandırılan çağlarını yaşamışlardır.
10. yüzyıl başlarında Abbasilerin gücü azalmaya başlamış, Mısır'daki Fatımîler de kendilerini halife ilan etmişlerdi. Böylece İslam dininin önderliği bölünmüş oldu. Bu ortamda Endülüs Emiri III. Abdurrahman, 16 Ocak 929 tarihinde kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevîlerinin başarıları 11. yüzyıl başlarına kadar devam etti. 1031 yılındaysa halifelik ve devlet Kastilya Krallığı'na karşı alınan yenilgiler ve iç karışıklıklar sebebiyle yıkıldı.
Mülûkü't-Tavâif (Beylikler) Dönemi (1031-1090)
Endülüs Emevî Devleti'nin son halifesi olan III. Hişâm, 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başladılar, hem de İspanya'nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Bazı tavfa devletleri para karşılığı Hristiyan şövalyeleri de ordularında kullandılar. Örneğin El Cid (Arapçadaki El-Seyid adından gelir) adıyla tanınan Rodrigo Díaz de Vivar, bunların en ünlüleri arasında yer alır. Bu karmaşık durum, Reconquista'yı hızlandırdı ve İspanya'da İslam'ı zayıflattı.
Murabıtlar Dönemi (1090-1147)
Aslen Kuzey Afrika kökenli bir hanedan olan Murabıtlar, Endülüs Emevîlerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde düzenli bir askerî güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede İber Yarımadası'nın Müslüman bölgelerinin çoğunu ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü İspanya'nın büyük bölümü ve Kuzey Afrika'daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. İlk başlarda güçlerini korusalar da sonraları Hristiyan İber halklarının saldırıları ve Kuzey Afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen Murabıtlar, kendileri gibi Kuzey Afrika kökenli bir halk olan Muvahhidlerin saldırıları sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi hâkimiyetlerini kaybettiler.
Muvahhidler Dönemi (1147-1248)
Muvahhidler gene Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan olup Murabıtlar Devleti'ni yıkarak onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının bir kısmının yanı sıra Kuzey Afrika'daki bazı toprakları da denetimi altında tuttular ancak Hristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1248'de yıkıldılar. Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmamıştır.
Gırnata (Granada) Sultanlığı (1232-1492)
1492'de Beni Ahmer Devleti'nin yıkılışı ile İspanya'daki 781 yıllık İslam varlığı sona erdi.
Müdeccenler ve Moriskolar (1492 - 1610)
İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray ve eşsiz yapılar yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk fark etmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen, vatanlarını terk ettiler. Böylece Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.
Kültür
Endülüs medeniyeti, birçok açıdan çağını ve sonrasını etkilemiştir. Endülüs dönemi aynı zamanda İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağının da var olmasını sağlamıştır.
Döneminde dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri hâline gelen Granada'daki 1 milyon cilt kitap Babü'r-Remle Meydanı'nda yakılmıştır.
Edebiyat
Endülüs'te ortaya çıkan edebiyat, Endülüs edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Arapların İber Yarımadası'nda gerçekleştirdikleri fetihlerin ardından, Endülüs'te Arapça konuşan ve Arapça ürün veren edebiyatçıların meydana getirdiği kuvvetli bir edebiyat geleneği ortaya çıkmıştır.
Ayrıca bakınız
Berberiler
Emevîler
Endülüs Emevî Devleti
Endülüs Özerk Bölgesi
İslam tarihi
İspanya tarihi
İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı
İspanyol
Kemal Reis
Portekiz tarihi
Rodrigo Díaz de Vivar
Tarık bin Ziyad
İbn-i Rüşd
İbn Haface
Ahbâr Mecmûa
Kaynakça
Lütfi Şeyban, Reconquista/Endülüs'te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2003.
Lütfi Şeyban, www.endulus.net web sitesi.
Enes Meriç, www.el-endulus.com Endülüs Tarihi hakkında geniş içerikli web sitesi.
Hasan Baydar, Endülüs tarihi.
Dış bağlantılar
The Library of Iberian Resources Online 29 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kurtuba Camii Tarihsel Bağlamı
Kurtuba Camii-Katedrali (İspanyolca: Mezquita-Catedral de Córdoba), resmî adıyla Göğe Alınan Meryem Ana Katedrali (İspanyolca: Catedral de Nuestra Señora de la Asunción), İspanya'nın Córdoba (tarihte Kurtuba) kentinde yer alan yapı. Geçmişte bir dönem cami olarak kullanıldığı için İspanyolcada Arapça mescit (مسجد) kelimesinden türemiş Mezquita adıyla da bilinir. 600'lerde kilise olarak inşa edilen yapı 786-1146 yılları arasında çeşitli eklemeler yapılarak cami olarak kullanılmış, sonrasında tekrar kilise olarak kullanılmaya devam edilmiştir.
Endülüs Emevilerinin başkenti Kurtuba'da 600 cami vardır. Bu camilerin en anıtsal ve ihtişamlısı Kurtuba Camii'dir. Vadil-Kebir nehri kenarındaki caminin temelini 786'da I. Abdurrahman atmıştır. 1984 yılında Kurtuba Camii UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi. On yıl sonra Dünya Mirası Alanı, eski şehrin çoğunu içerecek şekilde genişletildi. Tarihi merkez, Roma, Arap ve Hristiyan zamanlarının büyük izlerini muhafaza eden zengin anıtlara sahiptir.
Caminin kare minaresinin kenarları 8,48 m'dir. Kubbe sisteminde üst üste binen kemerlerde kırmızı beyaz mermer kullanılmıştır. Cami içinde 1293 sütun vardır (Özkeçeci, 2006:247). Bu ulu cami bugün Kurtuba Katedrali'dir.
Oymalı mermer mihrabı bütün camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kufi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır.
İspanya'nın Córdoba (Kurtuba) şehrinde, şehrin ortasından geçen Guadalquivir (Vad'il Kebir) ırmağının kenarında bulunan Kurtuba Camii dünyanın en büyük ve en eski camilerinden biridir.
I. Abdurrahman tarafından yaptırılan ve 785 yılında inşasına başlanan caminin yapımı bir yılda tamamlanmıştır. İlk yapıldığındaki büyüklüğü 75 metre eninde ve 100 metre boyundaydı. Daha sonraki hükümdarlar camiyi çeşitli eklemelerle büyüttüler. 833 yılında, II. Abdurrahman, doğu ve batı taraflarına birer sahın ekleyerek sahınların sayısını 11'e çıkardı. 961 yılında II. Hakem, camiye 11 sahın ve 11 kemer daha ekleyerek uzunluğu 47,5 metreye çıkardı. Bu ilaveler ilk şekli bozmadan, aynı üslupta yapılmıştır.
Bu eklemelerden sonra mabet 175 metre uzunlukta, 134 metre genişlikte muazzam bir yapıya dönüştü. Caminin çevresinde 12,20 metre yükseklikte kalın bir duvar vardır.
Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii'dir. Sütunlardan oluşan 19 paralel yol, bu doğrultuya dik 36 adet yolu dik açıyla keser. 850 adet olan sütunların çoğu granitten, bazıları da çeşitli taşlardan yapılmıştır. Sütunlar, tuğlalardan ve beyaz taşlardan meydana gelen kemerleri destekler.
Kurtuba Camii'nin en güzel kısmı mihrabı ve minberidir. Mihrap at nalı şeklindedir. Mihrap kemerinin dayandığı sütunlar eşsiz güzelliktedir. Kurtuba Camii Kemerleri
Caminin dış süsleri çok zarar görmüş olmasına rağmen iç süsleri hala göz kamaştırıcıdır. Mabedin bir diğer özelliği de kemerlerin iki katlı olmasıdır ve bu özellik yalnız bu camide bulunmaktadır.
Kurtuba Camii, 1236'da katedrale çevrilmiştir. 1523'te çeşitli ilaveler yapılmıştır, fakat bu arada orta kısımlardan 63 adet çok güzel sütun kaldırılmıştır. Bu harika eserdeki mimari özellik, kendisinden sonraki pek çok esere örnek olmuştur.
Konuyla ilgili yayınlar
İlhan Özkeçeci, Doğu Işığı: XII-XIII. yüzyılda İslam Sanatı, İst. 2006
Endülüs Mimarisinde Estetik ve Mühendisliğin İleri Düzey Analizi
Endülüs mimarisini anlamak, salt taş ve tuğla yapıları incelemenin çok ötesinde, bu yapıların ardında yatan derin felsefi, matematiksel ve ekolojik düşünce sistemlerini kavramayı gerektirir. Emevi dönemi mimarisiyle başlayan ve Nasri saraylarıyla zirveye ulaşan bu süreçte, mimarinin her bir unsuru doğayla, inançla ve insan psikolojisiyle uyum içindedir. Kurtuba Camii'nin (Mezquita) inşası sırasında I. Abdurrahman'ın Şam'a duyduğu özlemi yansıtan unsurlar, zamanla İber Yarımadası'nın yerel kültürüyle harmanlanmış ve yepyeni bir üslup doğurmuştur. Özellikle Mezquita'nın mihrabında kullanılan çok loblu kemerler, sadece dekoratif bir unsur olmakla kalmamış, aynı zamanda kubbenin ağırlığını sütunlara dengeli bir şekilde dağıtan bir mühendislik harikası olarak da işlev görmüştür.
El Hamra Sarayında Suyun Felsefesi ve Çini İşçiliğinin Sembolizmi
El Hamra Sarayı'nda suyun kullanımı, İslam cennet inancının yeryüzündeki bir izdüşümü olarak tasarlanmıştır. Kuran'da cennet, "altından ırmaklar akan bahçeler" olarak tasvir edilir ve El Hamra'nın mimarları, bu tasviri somutlaştırmak için eşsiz bir çaba sarf etmişlerdir. Sierra Nevada dağlarından yerçekimi prensibiyle saraya taşınan sular, havuzlarda birer ayna görevi görerek mimarinin simetrisini yansıtır. Mersinli Avlu'daki (Patio de los Arrayanes) havuz, devasa Comares Kulesi'nin görüntüsünü suyun yüzeyinde ikiye katlayarak yapıya hem optik bir derinlik hem de manevi bir sonsuzluk hissi katar. Su, aynı zamanda mimarinin keskin hatlarını yumuşatan, ses dalgalarıyla ziyaretçilere huzur veren ve sıcak y
Sıkça Sorulan Sorular
Endülüs mimarisi, 711'den 1492'ye kadar İber Yarımadası'nda hüküm süren İslam devletlerinin geliştirdiği özgün bir mimari üsluptur. Roma, Vizigot ve Doğu İslam sanatının sentezidir.
El Hamra (Al-Hamra), Arapça'da 'Kızıl' anlamına gelir. Yapımında kullanılan yerel toprağın kızılımsı renginden dolayı bu ismi almıştır.
İçinde 850'den fazla sütun bulunur. Çoğu eski Roma ve Vizigot tapınaklarından devşirilmiştir. Sütunların üzerine oturtulan çift katlı kemerler mekana derinlik katar.
Sevilla Alcázar'ının bugünkü görkemli halini 14. yüzyılda Hristiyan Kral I. Pedro almıştır. Müslüman ustaların yaptığı İslam esintili sanata 'Mudejar' denir.
At nalı kemerler, loblu kemerler, kırmızı tuğla ve beyaz taşların ardışık kullanımı, gösterişli iç mekanlar ve suyun mimariye entegrasyonu sayılabilir.
Sierra Nevada dağlarından eriyen karların karmaşık bir kanal ve sarnıç ağıyla saraya taşınmasıyla çalışır. Doğal bir serinletme sistemi işlevi görür.
II. Hakem döneminde yapılmış olup, Bizans İmparatoru'nun hediye ettiği altın yaldızlı mozaiklerle kaplıdır. İslam sanatının şaheserlerindendir.
Ortasındaki 12 aslanlı çeşme gücü ve hayatın kaynağını sembolize eder. Sütunlar ise adeta bir vaha koruluğunu andırır.
Romanesk ve Gotik mimariyi etkilemiştir. Mudejar üslubu Latin Amerika'daki sömürge mimarisinde bile iz bırakmıştır.
Bu üç devasa yapıyı hakkıyla gezmek için Endülüs bölgesinde en az 4-7 günlük tur programı önerilir. Her yapı için yarım gün ayrılmalıdır.