Detaylı rehberimizi inceleyin.
İçindekiler
Rehberimize hoş geldiniz:
Giriş: Vezüv'ün Gölgesinde Zamanın Durduğu Topraklar
İtalya'nın güneyinde, Kampanya (Campania) bölgesinin kalbinde yer alan Napoli ve onun hemen yanı başındaki antik kent Pompei, zıtlıkların, tutkunun, tarihin ve lezzetin inanılmaz bir uyum içinde dans ettiği, dünyada eşi benzeri olmayan bir coğrafyayı oluşturur. Tiren Denizi'nin masmavi sularına bakan bu bölge, bir yanda hayatın en canlı, en gürültülü ve en coşkulu halini sunarken, diğer yanda zamanın binlerce yıl önce aniden durduğu, ölümün ve trajedinin sessizliğini barındırır. Bu ikiliği birbirine bağlayan unsur ise ufuk çizgisini her daim domine eden, görkemli ve ürkütücü Vezüv Yanardağı'dır. Napoli sokaklarında yürürken, başınızı ne yana çevirseniz tarihin farklı bir katmanıyla karşılaşırsınız. Antik Yunan yerleşimi Neapolis'ten Roma İmparatorluğu'na, İspanyol egemenliğinden Bourbon Hanedanlığı'na kadar pek çok kültür bu şehrin dokusunu işlemiştir. Napoli, sadece bir İtalyan şehri değil, başlı başına bir dünyadır; kuralları, ritmi, dili ve mutfağı kendine hastır. Burası, motosikletlerin vızır vızır işlediği dar sokaklarda çamaşırların binalar arasına gerilmiş iplerde dalgalandığı, kahve kokusunun taze pişmiş pizza kokusuna karıştığı, insanların elleriyle konuştuğu bir tiyatro sahnesi gibidir. Şehrin sokaklarında adımlarken, Rönesans saraylarından Gotik kiliselere, Barok çeşmelerden yer altı tünellerine kadar geniş bir yelpazede tarihi zenginliklerle göz göze gelirsiniz.
Ancak Napoli'nin hemen doğusuna, Vezüv'ün eteklerine doğru ilerlediğinizde, bu yaşam sevincinin yerini derin bir saygı ve hüzün alır. Pompei, M.S. 79 yılında Vezüv'ün yıkıcı patlamasıyla metrelerce kalınlıktaki kül ve pomza taşının altına gömülmüş, bu sayede antik dönemin en iyi korunmuş şehirlerinden biri olarak günümüze ulaşmıştır. Pompei'de dolaşmak, bir müze gezmekten çok daha ötedir; bu, iki bin yıl önceki insanların evlerine, dükkanlarına, hamamlarına ve hatta en gizli anlarına misafir olmaktır. Sokaklardaki çeşmelerin aşınmış mermer kenarları, arabaların tekerlekleriyle oyulmuş taş yollar ve dükkan vitrinlerindeki kalıntılar, kentin bir zamanlar ne kadar canlı olduğunu fısıldar. Bu yazıda, Vezüv'ün gölgesinde yeşeren bu iki benzersiz yerleşimi tüm detaylarıyla ele alacak, Napoli'nin kaotik sokaklarından Pompei'nin taşlaşmış anılarına uzanan, tarih, coğrafya, arkeoloji ve gastronomi dolu uzun ve derinlemesine bir yolculuğa çıkacağız. Bu rehber, sizi hem tarihsel bir zaman yolculuğuna çıkaracak hem de İtalyan kültürünün en yoğun yaşandığı sokaklarda gezdirecektir. Şairlerin, ressamların ve düşünürlerin neden asırlar boyunca bu eşsiz bölgeyi ziyaret edip ilham aldıklarını, burada geçireceğiniz her an biraz daha iyi anlayacaksınız.
Napoli: Kaosun İçindeki Kusursuz Uyum ve Sokak Hayatı
Napoli, diğer Avrupa şehirleri gibi düzenli, sessiz ve tahmin edilebilir değildir; adeta kendi iç dinamikleriyle işleyen bağımsız bir cumhuriyettir. Goethe'nin ünlü "Napoli'yi gör ve öl" sözü, şehrin barındırdığı inanılmaz güzelliğin ve yoğunluğun insan ruhunda bıraktığı derin etkiyi özetler. Şehir, Akdeniz'in tüm sıcaklığını, telaşını ve gizemini sokaklarında taşır. Napoli'nin tarihi merkezi (Centro Storico), UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alır ve Avrupa'nın en büyük tarihi merkezlerinden biridir. Şehri tam ortadan ikiye bölen ve kelime anlamı olarak 'Napoli'yi yaran' demek olan Spaccanapoli, bu tarihi merkezin ana damarıdır. Yukarıdan bakıldığında şehri adeta düz bir çizgi halinde ikiye ayıran bu dar ve uzun sokak, aslında birden fazla caddenin (Via Benedetto Croce, Via San Biagio dei Librai vb.) birleşiminden oluşur. Spaccanapoli boyunca yürümek, Napoli'nin ruhunu ciğerlerinize çekmek demektir. Kiliselerin çan sesleri, esnafın bağırışları, sokak müzisyenlerinin tınıları ve her köşeden yükselen taze fesleğen, sarımsak ve kızarmış hamur kokuları birleşerek baş döndürücü, hipnotize edici bir atmosfer yaratır. Bu caddede yürürken her an bir köşeden bir sürpriz çıkabilir; el yapımı çikolata satan küçük bir dükkan, gizli bir avlusu olan tarihi bir palazzo veya Rönesans döneminden kalma küçük bir şapel dikkatinizi çekebilir.
Napoli'nin karakterini tam anlamıyla idrak edebilmek için Quartieri Spagnoli (İspanyol Mahalleleri) bölgesine de girmek gerekir. 16. yüzyılda, Napoli'yi kontrol altında tutan İspanyol askerlerini barındırmak amacıyla Toledo Caddesi'nin hemen arkasında inşa edilen bu ızgara planlı dik sokaklar ağı, günümüzde Napoli'nin en otantik ve fotogenik noktalarından biridir. Binaların arasına gerilmiş iplerde asılı rengarenk çamaşırlar, Napoli güneşinde kururken şehrin gayriresmi bayrakları gibi dalgalanır. Dar sokaklarda milimetrik hesaplarla ustalıkla manevra yapan Vespa motosikletleri, kaldırım kenarlarında hasır sandalyelere oturup saatlerce sohbet eden yaşlı teyzeler, sokak ortasında futbol oynayan çocuklar ve her yere asılmış mavi-beyaz bayraklarla Diego Armando Maradona posterleri, Quartieri Spagnoli'nin ayrılmaz parçalarıdır. Maradona, Napoli'de sadece yetenekli bir futbolcu değil, adeta bir aziz, bir kurtarıcı mertebesindedir. 1980'lerde Napoli futbol takımına kazandırdığı İtalya şampiyonlukları, Güney İtalya'nın zengin ve kibirli Kuzey İtalya karşısındaki zaferi olarak görülmüş ve efsanevi Arjantinli oyuncu, Napoli halkının kalbinde sonsuz bir taht kurmuştur. Sokak köşelerinde ona adanmış, etrafı çiçekler, mumlar ve atkılarla süslenmiş küçük sunaklar (edicola) görmek oldukça sıradandır. Hatta bir bar, Maradona'nın saç telini kutsal bir emanet gibi sergilemektedir.
Napoli sadece yer üstüyle değil, yer altı dünyasıyla da büyüleyicidir ve bu yönüyle Roma veya Floransa'dan ayrılır. Napoli Sotterranea (Yer altı Napoli'si), şehrin 40 metre kadar altında uzanan, antik Yunanlıların şehirlerini inşa etmek üzere tüf taşı çıkarmak için kazdıkları, Romalıların devasa su kemerlerine dönüştürdükleri ve İkinci Dünya Savaşı sırasındaki ağır bombardımanlarda halkın sığınak olarak kullandığı devasa bir tüneller ve mağaralar ağıdır. Rehberler eşliğinde dar ve karanlık geçitlerden elinizde titrek mum ışıklarıyla ilerlerken, binlerce yıllık izleri görmek ve savaş döneminden kalma paslanmış çocuk oyuncaklarını, eski arabaları, yatak kalıntılarını incelemek, Napoli'nin ne kadar çok katmanlı, acılarla yoğrulmuş ama bir o kadar da dayanıklı bir şehir olduğunu bir kez daha kanıtlar. Bu yer altı şehri, Napoli'nin sırlarını ve hayatta kalma güdüsünü en çıplak haliyle gözler önüne serer. Şehrin sokaklarında hayat tüm coşkusuyla akarken, ayaklarınızın altında sessiz, derin ve gizemli bir tarih yatmaktadır. Aynı zamanda San Gennaro Yeraltı Mezarları (Catacombe di San Gennaro) da erken Hristiyanlık döneminin en önemli fresklerine ve mezar mimarisine ev sahipliği yapar, şehrin spiritüel kökenlerine ışık tutar.
Vezüv Yanardağı: Coğrafya, Jeoloji ve Uyuyan Bir Dev
Napoli Körfezi'nin mükemmel siluetini çizen, güzelliğiyle büyüleyen ve tarihi geçmişiyle korkutan Vezüv Yanardağı (Monte Vesuvio), hiç şüphesiz dünyanın en ünlü, en tehlikeli ve bilim insanları tarafından en çok izlenen volkanlarından biridir. Vezüv, aslında daha eski ve yapısal olarak daha büyük bir volkan olan Somma Yanardağı'nın kalderası içinde büyümüş olan daha genç bir konidir. Bu nedenle bilimsel kaynaklarda volkanik kompleks genellikle "Somma-Vezüv" (Somma-Vesuvius) olarak adlandırılır. Jeolojik bağlamda, Afrika ve Avrasya tektonik plakalarının çarpışma bölgesinde yer alan bir dalma-batma zonu volkanı olan Vezüv, karmaşık, andezitik ve trakitik magmalardan oluşan bir sisteme sahiptir. Ana kraterin çapı günümüzde yaklaşık 600 metre, derinliği ise 200 metredir. Zirvesinin yüksekliği ise tarihi patlamalarla zaman zaman değişmekle birlikte şu an yaklaşık 1.281 metre civarındadır.
Vezüv'ün bu denli tehlikeli kabul edilmesinin temel nedeni, sadece volkanın patlayıcı doğası değil, etrafındaki insan yerleşiminin inanılmaz yoğunluğudur. Vezüv'ün eteklerinde ve yamaçlarında yer alan, patlama durumunda anında yok olma tehlikesi altındaki "Kızıl Bölge"de (Zona Rossa) günümüzde 600.000'den fazla insan yaşamaktadır; Napoli şehri ve çevresindeki banliyöleri de hesaba katarsak bu sayı milyonları aşar. Yanardağ en son İkinci Dünya Savaşı yıllarında, 1944 yılında patlamış olup, o tarihten bu yana derin bir uykuya dalmıştır. Ancak bu uyku, jeologları ve volkanologları asla yanıltmamaktadır. Vezüv Gözlemevi (Osservatorio Vesuviano), dünyanın ilk volkanoloji gözlemevi olarak 1841'de kurulmuştur ve bugün lazer tarayıcılar, GPS sensörleri, sismograflar ve uydu görüntüleri gibi en modern teknolojilerle sismik hareketleri, zemin sıcaklıklarını ve gaz emisyonlarını 24 saat kesintisiz takip etmektedir. Vezüv'ün karakteristik patlama türü "Plinian" olarak adlandırılır (adını patlamayı kaydeden Genç Plinius'tan alır); bu, stratosfere kadar (20-30 km) ulaşan devasa bir kül, sülfür gazı ve pomza sütunu oluşturan, son derece patlayıcı ve yıkıcı bir tiptir.
Tüm bu ürkütücü tehlikelere rağmen, Vezüv çevresindeki bölge tarımsal açıdan inanılmaz derecede verimlidir ve bu nedenle binlerce yıldır iskan edilmiştir. Volkanik küllerin ve minerallerin (özellikle potasyum ve fosfor açısından çok zengin) doğal bir gübre görevi gördüğü topraklar, Kampanya bölgesinin eşsiz ve lezzetli tarım ürünlerinin kaynağıdır. Dünyaca ünlü, Napoli pizzalarının vazgeçilmez sosunun sırrı olan San Marzano domatesleri, işte tam da bu volkanik topraklarda (Agro Sarnese Nocerino bölgesi) yetişir. İnce kabuklu, az çekirdekli ve etli yapısıyla bu domatesler, asidik olmayan tatlı lezzetini Vezüv'ün minerallerine borçludur. Aynı şekilde, volkanın yamaçlarındaki dik bağlardan elde edilen, Coda di Volpe, Piedirosso ve Falanghina üzümlerinden yapılan Lacryma Christi (İsa'nın Gözyaşları) şarabı, bölgenin en ünlü, mineral yapısı yüksek şaraplarından biridir. Efsaneye göre İsa peygamber, düşmüş melek Lucifer'in cennetten kopardığı bir parça olan eşsiz Napoli Körfezi'ni yarattığını gördüğünde çok üzülüp ağlamış ve mucizevi gözyaşlarının düştüğü Vezüv eteklerinde bu tatlı üzüm bağları yeşermiştir. Sonuç olarak, Vezüv bölge halkı için hem potansiyel bir ölüm tehdidi hem de nesillerdir onlara hayat veren, toprağı bereketlendiren cömert bir annedir.
M.S. 79 Patlaması: Pompei'nin Karanlık Günü ve Kıyamet Anı
Tarihler M.S. 79 yılının yaz sonunu gösterdiğinde (geleneksel metinler felaketin 24 Ağustos'ta olduğunu söylese de, son yıllardaki arkeolojik buluntular, özellikle kalın yünlü giysiler giyen kurbanlar, sonbahar meyveleri olan nar ve incirlerin bulunması ile bir evde duvara kömürle yazılan yazılar patlamanın Ekim ayının sonlarında, muhtemelen 24 Ekim'de gerçekleştiğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır), Pompei halkı sıradan, sıcak bir güne uyandığını sanıyordu. Ancak bu gün, Roma İmparatorluğu'nun en zengin, en canlı ve en stratejik tatil ve ticaret kentlerinden biri olan Pompei için her şeyin sonu olacaktı. Patlamanın dehşet verici detayları, amcası Yaşlı Plinius ile birlikte Misenum'da donanma üssünde bulunan Romalı yazar ve yönetici Genç Plinius'un (Plinius Minor), yıllar sonra ünlü tarihçi Tacitus'a yazdığı iki mektup sayesinde günümüze kadar inanılmaz bir netlikle ulaşmıştır. Plinius, amcasının hem bilimsel merakı hem de insanları kurtarma arzusuyla gemilerle olay yerine gidişini, orada zehirli gazlardan etkilenerek hayatını kaybetmesini anlatmış ve gökyüzünde beliren devasa patlama bulutunu "gövdesi ince, tepesi dallara ayrılan dev bir çam ağacına" (Akdeniz fıstık çamı) benzeterek tarihteki ilk detaylı volkanik patlama tasvirini yapmıştır.
Vezüv, o günden önce yüzyıllardır o kadar sessizdi ki, Romalılar onun bir yanardağ olduğunu bile unutmuşlardı; hatta Spartaküs isyanı sırasında isyancı gladyatörler volkanın ağzındaki çalılıklarda saklanmışlardı. Yamaçlar tamamen üzüm bağları, zeytin ağaçları ve zenginlerin inşa ettirdiği lüks Roma villalarıyla doluydu. Ancak patlamadan aylar, hatta yıllar önceki günlerde (özellikle M.S. 62 yılındaki büyük depremden sonra) sıklaşan küçük yer sarsıntıları, kuyuların ve su kaynaklarının gizemli bir şekilde kuruması, hayvanların huzursuzlanması aslında yaklaşan büyük felaketin açık habercileriydi, fakat dönemin insanları bu sismik faaliyetlerle volkanik aktivite arasındaki bağlantıyı kuramıyordu. Patlama başladığında, Vezüv'ün zirvesi sağır edici bir gürültüyle, adeta bir top mermisi gibi yarıldı ve gökyüzüne yaklaşık 30 kilometre yüksekliğe ulaşan devasa bir kül, zehirli sülfür gazı ve sünger taşı (pomza) sütunu fırlattı. Gündüz vakti güneşin önü kapandı ve çevre birden zifiri karanlık bir geceye döndü.
Pompei şehri rüzgarın güneydoğu yönünde esmesi nedeniyle bu sürekli yağan volkanik materyalin direkt hedefi oldu. Çatılar biriken ağır pomza taşlarının ve külün ağırlığına dayanamayarak çöktü. İnsanlar başlarına yastıklar bağlayarak düşen taşlardan korunmaya çalıştı. Kaçmaya çalışanlar metrelerce yükselen volkanik taş yığınları içinde yollarını bulmaya çabalarken, evlerinin mahzenlerinde saklanmayı seçenler çöken çatıların altında veya havasızlıktan can verdi. Ancak asıl ölümcül ve nihai darbe, ertesi sabah saatlerinde, yerçekiminin etkisiyle gelen piroklastik akıntılarla (pyroclastic surges) yaşandı. Yanardağın ağzından püsküren devasa kül sütunu kendi ağırlığını taşıyamayıp çöktüğünde, saatte yüzlerce kilometre hızla ilerleyen, sıcaklığı 400 ila 700 santigrat derece arasında değişen zehirli gaz, kor halindeki kül ve kaya parçalarından oluşan bu akıntılar yamaçlardan aşağı adeta ateşten bir çığ gibi inerek Pompei ve Herculaneum'u anında yuttu. Bu yakıcı akıntı şehre ulaştığında, geride kalan ve umutsuzca hayatta kalmaya çalışan insanların ciğerleri anında kavruldu, kasları kasıldı ve termal şok nedeniyle saniyeler içinde can verdiler. Şehir, yaklaşık 4 ila 6 metre kalınlığında, hava geçirmeyen bir volkanik örtünün altına gömüldü ve yüzyıllar boyunca hafızalardan silinmek üzere derin, karanlık bir uykuya daldı.
Pompei: Küllerin Altından Çıkan Antik Roma Yaşamı ve Arkeolojik Devrim
Pompei, felaketten 1600 yıl sonra, 18. yüzyılın ortalarında Bourbon Kralı III. Charles'ın emriyle Rocque Joaquin de Alcubierre önderliğinde sistemli olarak kazılmaya başlandığında, tüm dünyayı şaşkına çeviren bir gerçeği ortaya çıkardı: Şehir harabeye dönüp yıkılmamış, tam anlamıyla zamanın içinde dondurulmuştu. Kalın ve kompakt kül tabakası, kenti havadan, nemden, hava koşullarından ve yağmacılardan koruyarak adeta dev bir vakum paketi işlevi görmüş ve antik Roma yaşamına dair eşsiz, bozulmamış bir kanıt sunmuştu. Pompei sokaklarında bugün yürürken, ağır at arabalarının tekerleklerinin bazalt taş yollarda bıraktığı derin izleri, yağmurlu günlerde yayaların ayakları ıslanmasın diye karşıdan karşıya geçmek için kullandığı yüksek taş blokları (ilk yaya geçitleri) ve binaların duvarlarında kırmızı ve siyah boyalarla yazılmış olan seçim kampanyası yazıları, gladyatör dövüşü duyuruları veya aşk ilanlarını bugün bile net bir şekilde okuyabilirsiniz.
Arkeolojik alanın en çarpıcı özelliklerinden biri, mimarinin, şehir planlamasının ve sanatın muazzam korunmuşluğudur. Villa dei Misteri (Gizemler Villası), kent surlarının hemen dışında yer alır ve Pompei'nin sadece en iyi korunmuş değil, sanatsal açıdan en değerli fresklerine ev sahipliği yapar. Büyük bir salonun duvarlarını çepeçevre süsleyen, ünlü "Pompei Kırmızısı" zemin üzerine işlenmiş freskler, büyük ihtimalle Dionysos (Bacchus) tarikatına giriş ritüellerini veya evlilik öncesi bir töreni inanılmaz bir gerçekçilik, anatomik kusursuzluk ve detayla tasvir eder. Antik kentin merkezinde yer alan devasa Forum, şehrin dini, ticari ve politik kalbiydi; Jüpiter Tapınağı, Apollon Tapınağı, adaletin dağıtıldığı bazilika ve geniş pazar yerleri (Macellum) bu dikdörtgen meydanın etrafında konumlanmıştı. Şehirdeki hamamlar (Terme Forum, Terme Stabiane) ise Romalıların hidrolik mühendislikteki başarılarını, yerden ısıtma sistemlerini (hypocaust) ve soğukluk, ılıklık, sıcaklık bölümlerini (frigidarium, tepidarium, caldarium) mükemmel bir şekilde sergiler.
Günlük yaşama dair en ilginç ve insani ipuçlarını sunan mekanlar arasında fırınlar, fast-food dükkanları ve genelevler bulunur. Pompei'de keşfedilen yüze yakın thermopolium, Romalıların da modern dünyadaki gibi ayaküstü yemek yeme, öğle tatillerini hızlıca geçiştirme kültürüne (bir tür antik fast-food) sahip olduğunu gösterir. Mermer tezgahların içine yerleştirilmiş derin pişmiş toprak kaplarda (dolia) sıcak yemekler, şaraplar, mercimek, nohut ve balık gibi gıdalar satılırdı. Şehrin resmi ve en büyük genelevi olan Lupanare (Lupa, Latincede dişi kurt ve fahişe anlamına gelir) ise dar koridorları, taştan yatakları ve en ilginci duvarlarındaki erotik freskleriyle ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken noktalardan biridir. Bu fresklerin, farklı dilleri konuşan tüccarların ve denizcilerin yoğun olduğu kentte, müşterilere sunulan cinsel hizmetlerin görsel bir "menüsü" işlevi gördüğü düşünülmektedir. Şehirdeki fırınlarda ise büyük değirmen taşları ve tuğla fırınlar gün yüzüne çıkarılmıştır. En inanılmaz keşiflerden biri, bir fırının içinde, patlama anında pişmekte olan karbonlaşmış 81 adet ekmek (Panis Quadratus) bulunmasıdır; bu ekmeklerin üzerindeki dilim çizgileri ve fırıncıya ait mühürler dahi okunabilmektedir.
Ancak Pompei'yi en çok hafızalara kazıyan ve ziyaretçileri derinden sarsan unsur, şüphesiz ki kurbanların acı dolu son anlarını gösteren taşlaşmış bedenleridir. 1860'larda kazıların başına geçen ve Pompei arkeolojisine modern ve bilimsel bir yaklaşım getiren İtalyan arkeolog Giuseppe Fiorelli, dahiyane bir yöntem geliştirdi. İşçilerin kazı sırasında kül tabakasının içinde zaman zaman garip boşluklar bulduğunu fark eden Fiorelli, bu boşlukların organik maddelerin (insanlar, hayvanlar, ahşap kapılar, mobilyalar) volkanik materyal altında zamanla çürüyüp yok olması sonucu oluştuğunu anladı. Fiorelli, bu boşluklara delikler açarak içlerine sıvı alçı dökme fikrini uyguladı. Alçı donduktan sonra etrafındaki kül tabakası dikkatlice temizlendiğinde ortaya çıkan manzara dehşet verici olduğu kadar olağanü
Sıkça Sorulan Sorular
Pompei yaklaşık 66 hektarlık devasa bir alana yayıldığı için, kentin tüm sokaklarını, evlerini ve kamu binalarını hakkıyla gezmek bir tam gününüzü alabilir. Ancak en önemli ve popüler noktaları (Forum, Lupanare, amfitiyatro ve önemli villalar) içeren temel bir tur için en az 4 ila 6 saat ayırmanız şiddetle tavsiye edilir. Yaz aylarında sıcaklık çok yüksek olabileceğinden sabah erken saatlerde gitmek avantajlıdır.
Vezüv'ün kraterine ulaşan yürüyüş yolu, dik bir eğime sahip olmasına rağmen, düzenlenmiş zemin sayesinde genel olarak orta zorluk seviyesindedir. Otobüs veya araçlarla belirli bir yüksekliğe kadar çıkıldıktan sonra, geriye yaklaşık 30-45 dakikalık, 800 metrelik bir yürüyüş kalır. Kalp ve solunum problemi olmayan, uygun yürüyüş ayakkabısı giyen herkes bu tırmanışı gerçekleştirebilir.
Napoli'nin her sokağı harika pizzacılarla doludur, ancak tarihi merkezdeki (Centro Storico) Via dei Tribunali sokağı 'Pizzacılar Sokağı' olarak bilinir. Burada Sorbillo, Di Matteo ve Il Presidente gibi efsanevi mekanlar bulunur. Ayrıca Forcella bölgesindeki L'Antica Pizzeria da Michele, geleneksel Margherita ve Marinara tatmak için en ikonik duraklardan biridir.
Napoli Merkez İstasyonu'nun (Piazza Garibaldi) alt katından kalkan ve yerel bir tren hattı olan Circumvesuviana trenleri, Pompei'ye gitmenin en pratik yoludur. Sorrento yönüne giden bu trenlere binip yaklaşık 35-40 dakika sonra 'Pompei Scavi - Villa dei Misteri' istasyonunda inerseniz, antik kentin ana giriş kapısı Porta Marina'ya sadece birkaç adım uzaklıkta olursunuz.
Napoli, kendine has kaotik bir düzeni olan büyük bir metropoldür. Turistik bölgelerde, müzelerde ve ana caddelerde günün her saati genel olarak güvenlidir. Ancak Quartieri Spagnoli gibi dar sokaklı mahallelerde geceleri dikkatli olmak, kalabalık toplu taşıma araçlarında ve tren istasyonlarında yankesicilere karşı çantaları ve değerli eşyaları korumak önemlidir. Çoğu Avrupa büyükşehri gibi sağduyulu davranmak yeterlidir.
1889 yılında Savoy Kraliçesi Margherita'nın Napoli'yi ziyareti sırasında, ünlü pizzacı Raffaele Esposito ona üç farklı pizza sunmuştur. Kraliçe, içlerinden İtalya bayrağının renklerini temsil eden; kırmızı domates, beyaz mozzarella ve yeşil fesleğenli olanı çok beğenmiştir. Esposito da bu pizzaya onun onuruna 'Margherita' adını vermiştir ve efsane böyle doğmuştur.
Vezüv'ün M.S. 79'daki patlamasında Pompei kül ve pomza yağmuru altında kalarak gömülmüş ve çatılar çökmüştür. Herculaneum ise volkanik çamur ve piroklastik akıntıların altında (yaklaşık 20 metre) kalmıştır. Bu farklılık, Herculaneum'da ahşap kapıların, mobilyaların, çatıların ve hatta yiyeceklerin bile karbonlaşarak günümüze Pompei'den çok daha sağlam ulaşmasını sağlamıştır.
Pompei, Herculaneum ve diğer Vesüv kentlerinde bulunan en değerli, en orijinal ve en çarpıcı eserler (freskler, mozaikler, heykeller ve günlük eşyalar) alanlarında bırakılmayıp koruma amacıyla bu müzeye taşınmıştır. Dünyaca ünlü 'İskender Mozaiği' ve Farnese koleksiyonu gibi başyapıtları görmek, antik Roma yaşamını tam anlamıyla kavramak için bu müze kaçınılmaz bir duraktır.
Vezüv, dünyanın en tehlikeli yanardağlarından biri olarak kabul edilir, çünkü yamaçlarında ve çevresinde (Kızıl Bölge) 600.000'den fazla, geniş etki alanında ise milyonlarca insan yaşamaktadır. Yanardağ 1944'ten beri uykudadır ancak halen aktiftir. Vesuvius Gözlemevi tarafından 7/24 sismik hareketler, gaz çıkışları ve zemin deformasyonları en modern cihazlarla izlenmektedir.
Napoli, sokak lezzetleri ve deniz ürünleri cennetidir. Ragu soslu makarna, deniz mahsullü 'Spaghetti alle Vongole', kızarmış hamur işi atıştırmalıklarla dolu 'Cuoppo', ricotta peyniri ve portakal çiçeği aromalı kat kat hamurdan yapılan 'Sfogliatella' tatlısı, rom şurubuna batırılmış süngerimsi 'Babà' ve tabii ki yoğun aromalı Napoli espressosu mutlaka denenmelidir.