Detaylı rehberimizi inceleyin.
İçindekiler
- 01 Şefşavun (Chefchaouen): Fas'ın Mavi Şehri Gezi Rehberi
- 02 Rif Dağları'nın Coğrafyası ve Şefşavun'un Stratejik Konumu
- 03 Şefşavun'un Tarihsel Kökenleri ve Kuruluş Serüveni
- 04 Neden Her Yer Mavi? Tekhelet, İnançlar ve Pratik Nedenler
- 05 Şefşavun Mimarisi: Labirent Sokaklar, Kasbah ve Sekizgen Minare
- 06 Sıkça Sorulan Sorular
Rehberimize hoş geldiniz:
Şefşavun (Chefchaouen): Fas'ın Mavi Şehri Gezi Rehberi
Kuzey Afrika'nın en büyüleyici ve mistik köşelerinden biri olan Fas, tarihi boyunca farklı medeniyetlerin, kıtaların ve inançların kesişim noktası olmuştur. Bu devasa ve çok katmanlı coğrafyanın kuzeybatısında, sarp dağların arasına gizlenmiş olan Şefşavun (Chefchaouen), ziyaretçilerini adeta bir rüya alemine, masmavi bir labirente davet eder. Geleneksel ve yüzeysel rehberlerin ötesine geçerek, bu efsanevi şehrin sadece estetik bir arka plan olmaktan çok daha fazlası olduğunu; derin tarihini, karmaşık coğrafyasını, köklü kültürel miraslarını, mimari felsefesini ve çok katmanlı sosyolojik yapısını bu kapsamlı rehberde en ince ayrıntılarına kadar inceleyeceğiz. Şefşavun, sıradan bir turistik destinasyon değil, İber Yarımadası'ndan kaçan göçmenlerin, Rif Dağları'nın asi ve onurlu Berberilerinin ve asırlar boyu süren ruhani arayışların taşa, toprağa ve renklere kazınmış, yaşayan bir anıtıdır. Adım attığınız andan itibaren sizi saran o ikonik mavi renk, sadece turistik bir cazibe unsuru veya basit bir estetik tercih değil, yüzyıllara dayanan bir hüznün, inancın, umudun ve aidiyet arayışının sembolik bir yansımasıdır. Bu devasa ve ansiklopedik rehberde, Şefşavun'un jeolojik coğrafyasından başlayarak, kuruluş efsanelerine, Endülüs ve Sefarad Yahudilerinin şehre bıraktığı silinmez izlere, benzersiz kentsel dokusuna ve çevresindeki vahşi doğanın eşsiz ekosistemine kadar her detayı keşfedeceğiz. Hazırsanız, Afrika kıtasının bu benzersiz mavi mücevherinin derinliklerine doğru uzun, aydınlatıcı ve unutulmaz bir yolculuğa çıkalım.
Rif Dağları'nın Coğrafyası ve Şefşavun'un Stratejik Konumu
Şefşavun'un karakterini, kültürünü ve tarihsel gelişimini şekillendiren en temel ve belirleyici unsur hiç şüphesiz onun eşsiz coğrafi konumudur. Fas'ın kuzey sahil şeridine paralel olarak uzanan ve adeta doğal bir kale duvarı, aşılmaz bir bariyer oluşturan Rif Dağları, şehrin ev sahibidir. Rif Dağları (Cebel Rif), Alp-Himalaya orojenik kuşağının Kuzey Afrika'daki tektonik bir uzantısıdır ve jeolojik olarak Cebelitarık Boğazı'nın karşı kıyısındaki İspanya'nın güneyinde yer alan Betic Cordillera dağ sistemiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu dağ silsilesi, temel olarak yoğun kalker (kireçtaşı) ve kumtaşı kayaçlarından oluşan, sarp uçurumları, derin ve dar kanyonları, ulaşılması zor ve karlı zirveleri ile bilinir. Dağların bu sarp, geçit vermez ve engebeli yapısı, tarih boyunca Şefşavun'u dış dünyadan izole etmiş, yabancı istilacılardan, sömürgeci güçlerden ve merkezi yönetimlerin müdahalelerinden korumuş; böylece şehirdeki otantik kültürün, yerel dilin ve geleneksel yaşam tarzının yüzyıllar boyunca bozulmadan günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Bu coğrafi izolasyon, şehrin ruhunun en önemli parçasıdır.
Şehir, deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yükseklikte, Rif Dağları'nın iki belirgin, ikiz zirvesi olan Tisouka Dağı (2050 metre) ve Megou Dağı'nın (1616 metre) eteklerinde, adeta bu iki devasa doğal koruyucunun arasına bir kartal yuvası gibi ustaca konumlanmıştır. Zaten şehrin orijinal ismi olan 'Chefchaouen' (Şavun veya Şafşavan), bölgenin yerel Amazigh (Berberi) dillerinden olan Tarifit lehçesinde kelimenin tam anlamıyla 'boynuzlara bak' anlamına gelmektedir. Şehrin hemen üzerinden dramatik bir şekilde yükselen bu iki sivri kireçtaşı zirvesi, aşağıdan bakıldığında keçilerin veya koçların boynuzlarına benzetildiği için şehre bu tanımlayıcı isim verilmiştir. Şehrin dağ yamacındaki bu eğimli konumu, sadece stratejik bir askeri savunma avantajı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda hidrolojik açıdan da şehri son derece zengin kılmıştır. Yüksek dağların karlarından ve derin yer altı karstik kaynaklarından beslenen tatlı sular, şehrin doğusundaki meşhur Ras El Ma şelalesi ve nehri aracılığıyla şehre yıl boyu kesintisiz hayat verir. Bu sürekli ve bol su kaynağı, bölgenin tarım yapılabilirliğini muazzam ölçüde artırmış, sarp yamaçların teraslanarak vadiler boyunca yemyeşil meyve bahçelerinin, zeytinliklerin, incir ağaçlarının ve buğday tarlalarının oluşmasına olanak tanımıştır.
Rif bölgesinin iklimi ve florası, Fas'ın Sahra Çölü'ne yakın güney bölgelerinden veya düz kıyı ovalarından oldukça farklı, kendine has bir ekosistem sunar. Yüksekliğin ve Akdeniz'e olan nispi yakınlığın doğrudan etkisiyle burada tipik bir Akdeniz dağ iklimi hüküm sürer. Kış ayları sert, soğuk ve bol yağışlı geçerken, yaz ayları ise ülkenin geri kalanına kıyasla çok daha ılıman, esintili ve serindir. Dağların 1500 metrenin üzerindeki yüksek kesimleri kışın kalın bir kar tabakasıyla kaplanırken, bu karların ilkbahar aylarında yavaş yavaş erimesi çevredeki zengin flora için hayati bir can suyu oluşturur. Bu benzersiz iklim ve topografya, aynı zamanda inanılmaz bir ekolojik biyoçeşitliliği de beraberinde getirir. Şefşavun'u çevreleyen dik yamaçlar, Kuzey Afrika'ya özgü nadir endemik bitki türleriyle, özellikle de devasa Fas göknarları (Abies pinsapo var. marocana), asırlık Atlas sedirleri (Cedrus atlantica), mantar meşeleri (Quercus suber) ve çam ormanlarıyla yoğun bir şekilde kaplıdır. Bu sık ve balta girmemiş ormanlar, aynı zamanda tehlike altındaki Berberi şebeği (Macaca sylvanus) gibi nadir yaban hayatı türlerine, vaşaklara ve çeşitli yırtıcı kuşlara da ev sahipliği yapar. Dolayısıyla Şefşavun, sadece mimarisiyle ve mavi rengiyle değil, sırtını dayadığı bu vahşi, dokunulmamış ve son derece zengin doğal coğrafyasıyla da büyük bir küresel ekolojik öneme sahiptir. Şehrin bu izole ve çetin doğası, tarih boyunca asilerin, sufilerin, mistiklerin ve savaştan kaçan mültecilerin en güvenli sığınağı olmasının birincil nedenidir.
Şefşavun'un Tarihsel Kökenleri ve Kuruluş Serüveni
Şefşavun'un resmi tarihi, Kuzey Afrika'nın Avrupa ile olan karmaşık, kanlı ve bir o kadar da zengin kültürel etkileşimlerle dolu geçmişinin adeta canlı bir mikrokozmosudur. Şehir, 1471 yılında Moulay Ali Ben Moussa Ben Rached El Alami tarafından bir askeri garnizon ve sınır kalesi olarak kurulmuştur. El Alami, bölgede büyük saygı gören, İslam peygamberi Hz. Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan (Şerif), güçlü bir yerel lider, stratejist bir savaşçı ve aynı zamanda bir sufi din adamıydı. O kritik tarihi dönemde İber Yarımadası'nda Hristiyan krallıkların güneye doğru ilerleyişi (Reconquista - Yeniden Fetih) hız kazanmış, bununla da yetinmeyen Portekiz İmparatorluğu Fas'ın kuzey sahillerine (Tanca, Ceuta, Asilah, Ksar es-Seghir) agresif askeri seferler düzenlemeye ve bu stratejik liman şehirlerini birer birer ele geçirmeye başlamıştı. Moulay Ali Ben Moussa, Portekizlilerin sahil şeridinden iç kesimlere, özellikle de sarp Rif Dağları'na doğru ilerleyişini durdurmak ve bölgedeki Müslüman direnişini organize etmek amacıyla, stratejik olarak savunması son derece kolay olan bu dağlık bölgede, günümüzde 'Kasbah' olarak bilinen merkezi kaleyi inşa ettirdi. Şefşavun, başlangıçta sadece askeri bir üs, bir silah deposu ve İslami bir cihat merkezi olarak, tamamen savunma odaklı tasarlandı. Ancak tarihin öngörülemez akışı, bu mütevazı askeri üssü dünyanın en renkli, en kozmopolit ve kültürel açıdan en çeşitli sığınaklarından birine dönüştürecekti.
Endülüs Göçleri, Moriscolar ve İber Yarımadası'nın Mirası
Şehrin demografik kaderini ve mimari kimliğini sonsuza dek değiştiren, ona bugünkü ruhunu veren en büyük tarihi olay, 1492 yılında İspanya'daki son Müslüman kalesi olan Granada (Gırnata) Emirliği'nin, Katolik Krallar Ferdinand ve Isabella'nın ordularının eline geçmesi ve İber Yarımadası'nda 800 yıl süren görkemli İslam hakimiyetinin kesin olarak sona ermesidir. Elhamra Kararnamesi ve sonrasında uygulanan acımasız asimilasyon politikalarıyla birlikte, İspanya'da yaşayan Müslümanlar ve Yahudiler din değiştirmeye zorlanmış, Hristiyanlığı kabul etmeyi reddedenler ise sürgüne gönderilmiş veya korkunç Engizisyon mahkemelerinde ölüm cezasına çarptırılmıştır. Bu büyük ve trajik insanlık dramı, devasa bir kitlesel göç dalgasını tetikledi. On binlerce Müslüman (sonradan zorla Hristiyanlaştırılan ama gizlice dinlerini yaşayanlara Morisko adı verilecekti) ve Sefarad Yahudisi, her şeylerini geride bırakarak tehlikeli bir yolculukla Cebelitarık Boğazı'nı geçip Kuzey Afrika'ya, özellikle de Fas sahillerine sığındı. Şefşavun'un iç kesimlerdeki izole ve sarp dağlarla çevrili korunaklı yapısı, İspanyol misillemelerinden ve engizisyon ajanlarından haklı olarak korkan bu travmatize mülteciler için mükemmel ve güvenli bir sığınak oldu. 15. yüzyılın sonlarından başlayıp, özellikle 1609'daki nihai büyük Morisko sürgünüyle 17. yüzyılın başlarına kadar aralıklarla süren bu göç dalgaları, Şefşavun'un o güne kadar küçük olan nüfusunu, kültürünü ve fiziksel görünümünü kökünden, geri dönülemez bir şekilde değiştirdi.
Endülüs'ten gelen bu eğitimli ve kentli göçmenler, sadece hayatlarını kurtarmakla kalmamış, beraberlerinde Endülüs'ün o dönem için dünyanın zirvesinde olan yüksek medeniyetini, incelikli mimari bilgisini, ileri tarım ve sulama tekniklerini, rafine zanaatlarını, sofistike müziklerini, felsefelerini ve zengin mutfak kültürlerini de Rif Dağları'nın bu ücra eteklerine taşımışlardır. Şefşavun'un günümüzdeki mimari dokusu, sokak planlaması ve evlerin estetiği neredeyse tamamen bu Endülüs etkisinin doğrudan bir sonucudur. Geleneksel Fas ve çöl mimarisinde (örneğin Marakeş veya Ouarzazate'de) nadir görülen, kış yağmurlarına karşı eğimli ve kırmızı kiremitli çatılar, doğrudan Güney İspanya'nın yağışlı dağlık bölgelerindeki mimari tarzın bir kopyasıdır. Dar, gölgeli ve dolambaçlı sokaklar, iç avlulu (riad tarzı) evler, pencereleri süsleyen ince işçilikli ferforje demir parmaklıklar ve geometrik oymalarla bezenmiş ağır ahşap kapılar, ziyaretçilere adeta Kurtuba (Cordoba), Sevilla veya Granada'nın tarihi sokaklarında yürüyormuş hissi verir. Göçmenler, kaybettikleri ve bir daha asla geri dönemedikleri vatanlarının küçük, nostaljik bir kopyasını bu yabani dağların arasında büyük bir özlemle yeniden inşa etmişler, Şefşavun'u adeta 'Küçük Endülüs' haline getirmişlerdir. Şehirdeki pek çok ailenin soyadı bugün bile İspanyol veya Endülüs kökenlidir (örneğin Torres, Medina gibi) ve klasik Endülüs müziği (Al-Ala) bugün bile Şefşavun sokaklarında, kafelerinde yankılanmaya devam eder. Şehir, dini bütünlüğü ve güvenliği korumak adına 1920'lere kadar yabancılara ve Hristiyanlara tamamen kapalı, girilmesi yasak (haram) bir şehir olarak kalmış; hatta şehre gizlice girmeye çalışan Avrupalı gezginler hayatlarını kaybetmiştir. Yüzyıllar süren bu aşırı izolasyon, Endülüs kültürünün dış etkilerden uzak, bir zaman kapsülü içinde dondurulmuş gibi günümüze kadar saf bir şekilde korunmasını sağlamıştır.
Sefarad Yahudileri ve Şehrin Ekonomik-Kültürel Evrimi
Müslüman (Morisko) göçmenlerin yanı sıra, İspanya'dan kovulan Sefarad Yahudileri de Şefşavun'un tarihsel, ticari ve estetik evriminde paha biçilmez, temel bir rol oynamıştır. İbranice'de İspanya anlamına gelen 'Sefarad' kelimesinden türeyen Sefarad Yahudileri, Şefşavun'a geldiklerinde şehrin alt kısımlarında kendi özerk mahallelerini, yani geleneksel 'Mellah'ları kurdular. Oldukça girişimci, eğitimli ve zanaat konusunda yetenekli olan Sefarad toplumu, kapalı bir tarım ekonomisine sahip olan şehrin ticari hayatına muazzam bir dinamizm ve canlılık getirdi. Özellikle tekstil dokumacılığı, kumaş boyacılığı, deri tabaklama (dericilik), ince metal işçiliği, gümüşçülük ve kuyumculuk gibi yüksek katma değerli zanaatlarda son derece ustaydılar. Şefşavun'un günümüzde hala dünya çapında ünlü olduğu, el tezgahlarında dokunan yün battaniyeler, geleneksel çizgili djellabalar ve birinci sınıf deri işçiliğinin kökleri, büyük ölçüde bu Yahudi zanaatkarların Endülüs'ten şehre kazandırdığı üstün tekniklere ve ticari ağlara dayanır.
Yahudi toplumu, yüzyıllar boyunca Müslüman (Berberi ve Arap) komşularıyla büyük ölçüde barış, hoşgörü ve karşılıklı ekonomik bağımlılık içinde yaşamış, şehrin entelektüel ve ticari gelişimine paha biçilmez katkılarda bulunmuştur. İslam fıkhının onlara sağladığı 'Zimmi' (korunan azınlık) statüsü sayesinde inançlarını ve dillerini özgürce yaşatmışlardır. Ancak Sefaradların şehre bıraktığı tartışmasız en kalıcı, görsel olarak en çarpıcı ve şehri bugün küresel bir fenomene dönüştüren miras, Şefşavun'un sokaklarını boyadıkları o ikonik mavi renk olacaktır. Şehrin yerleşik Yahudi nüfusu, 1948'de İsrail Devleti'nin kurulması, ardından gelen Arap-İsrail savaşları ve 1950'li yıllarda Fas'ın bağımsızlığını kazanması sürecinde yaşanan jeopolitik gerilimler nedeniyle büyük ölçüde şehri terk edip İsrail'e, Kanada'ya veya Fransa'ya göç etmiş olsa da; onların ruhani, zanaatsal ve kültürel ayak izleri, şehrin mavi duvarlarında, el sanatları atölyelerinde ve Mellah sokaklarında sonsuza dek yaşamaya devam etmektedir.
Neden Her Yer Mavi? Tekhelet, İnançlar ve Pratik Nedenler
Şefşavun'u diğer tüm tarihi Fas şehirlerinden (örneğin kızıl şehir Marakeş veya sarı şehir Fes) ayıran, onu küresel bir ikon, fotoğrafçıların sevgilisi ve turistlerin odak noktası haline getiren biricik özelliği, şüphesiz tarihi Medinasının, dolambaçlı sokaklarının, merdivenlerinin, çeşmelerinin, kapı ve pencerelerinin baştan aşağı mavinin her tonuna; kobalt, turkuaz, çivit mavisi, gök mavisi ve pastel maviye boyanmış olmasıdır. Peki ama neden mavi? Bu basit gibi görünen sorunun cevabı tek bir rasyonel nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık; tarihsel, teolojik, sosyolojik ve pratik katmanlara sahiptir. En yaygın, en popüler ve tarihsel olarak en güçlü temele dayanan açıklama, buraya sığınan Sefarad Yahudilerinin kadim inanç ve dini geleneklerine dayanmaktadır. Yahudi teolojisi ve mistisizminde (Kabbalah), mavi renk, özellikle de İbranice'de 'Tekhelet' (veya Tekelhet) olarak bilinen o özel ve kutsal mavi tonu, son derece derin bir ruhani öneme sahiptir. Eski Ahit'te (Tevrat - Çöl sayımları/Numbers bölümü), Tanrı İsrailoğullarına dini görevlerini hatırlamaları için giysilerinin dört köşesindeki saçaklara (tzitzit) mavi bir ip (tekhelet) bağlamalarını kesin bir dille emreder. Bu mavi renk, sadece bir süs değil; sırasıyla denizi, gökyüzünü, cenneti ve nihayetinde Tanrı'nın ilahi tahtını, O'nun her an üzerlerinde olan varlığını, ilahi gücünü ve sonsuz merhametini sembolize eder. Orijinal olarak antik çağlarda Akdeniz'de yaşayan 'hillazon' (Murex trunculus) adı verilen nadir bir deniz salyangozunun salgısından son derece zahmetli işlemlerle elde edilen bu kutsal mavi boya, zamanla elde edilmesi çok zor hale gelip yapımı unutulmaya yüz tutsa da, mavi rengin ruhani ve koruyucu anlamı Yahudi kültürel hafızasında hep taze kalmıştır.
1930'larda, Avrupa'da adım adım yükselen Nazi tehdidinden, faşizmden ve yaklaşan Holokost felaketinden kaçan yeni bir Yahudi mülteci dalgası Şefşavun'a sığındığında, bu kadim ruhani geleneği çok daha geniş çaplı, radikal ve görünür bir şekilde uygulamaya başladılar. Sadece kıyafetlerindeki ipleri veya evlerin içindeki küçük detayları değil, evlerinin dış cephelerini, avlu duvarlarını, sokak kapılarını ve pencerelerini baştan aşağı bu umut veren maviye boyamaya başladılar. Bu, hem Tanrı'nın korumasını talep eden toplu bir dua, hem gökyüzünü ve cenneti yeryüzüne, karanlık hayatlarına indirme çabası, hem de soykırım korkusuyla dolu karanlık günlerde umudu, özgürlüğü ve ruhani huzuru sembolize eden sessiz ama görsel olarak çok güçlü, çığlık atan bir direniş eylemiydi. İlginçtir ki, Yahudi topluluğu II. Dünya Savaşı sonrasında büyük ölçüde göç edip şehri terk ettikten sonra bile, yerel Müslüman (Amazigh ve Arap) halk bu estetik ve ruhani geleneği terk etmedi. Aksine, zamanla şehrin tamamı, eski medinanın tüm sokakları bu geleneği benimsedi ve mavi renk Şefşavun'un ayrılmaz, organik bir kimliği haline geldi.
Elbette, mavinin yerel halk tarafından bu kadar güçlü bir şekilde benimsenmesine dair teolojik olmayan, rasyonel, iklimsel ve pratik teoriler de mevcuttur. Yerel halktan bazılarına ve geleneksel mimari uzmanlarına göre mavi renk, özellikle de açık pastel tonları, Rif Dağları'nın yaz aylarında son derece yakıcı olabilen güneş ışınlarını klasik beyaz renkten bile daha iyi yansıtarak evlerin içinin doğal bir şekilde serin kalmasını sağlamaktadır. Bir diğer çok popüler ve sıkça dile getirilen pratik iddia ise, mavi rengin sivrisinekleri, karasinekleri ve evlere zarar veren termitleri uzaklaştırdığı yönündedir. Yöresel inanışa göre böcekler ve sivrisinekler, maviye boyanmış dalgalı duvarları geniş bir su kütlesi veya hareketli bir deniz olarak algılayıp yaklaşmaktan kaçınmakta, veya mavi pigmentlerin yaydığı belirli ışık frekansları böceklerin yön bulma duyularını rahatsız etmektedir. Psikolojik ve sosyolojik olarak ise mavi; kaosun zıttı olan huzurun, dinginliğin, sükunetin ve arınmanın rengidir. Şefşavun sakinleri, evleri ve sokakları kaplayan bu rengin şehirde stresi, kavgayı ve öfkeyi azalttığına, manevi bir huzur, barış ve kardeşlik ortamı yarattığına derinden inanırlar. Hangi teorinin (dini, pratik veya psikolojik) tamamen doğru olursa olsun, gerçek şu ki Şefşavun halkı yılda en az bir veya iki kez (genellikle bahar aylarında, Ramazan ayından önce veya büyük bayramlar yaklaşırken) boya fırçalarını ellerine alır. Tebeşir tozu, su ve doğal mavi pigmentlerden (eski zamanlarda bitkisel çivit / indigo, günümüzde ise sentetik pigmentler) hazırladıkları özel karışımlarla şehirlerini, duvarlarını ve merdivenlerini imece usulüyle yeniden maviye boyarlar. Bu kolektif boyama eylemi, sadece turistleri memnun etmek için yapılan bir gösteri değil, şehrin tarihi kimliğini korumaya yönelik köklü, toplumsal bir ritüel, bir yenilenme, arınma ve şehre aidiyet törenidir.
Şefşavun Mimarisi: Labirent Sokaklar, Kasbah ve Sekizgen Minare
Şefşavun'un şehir planlaması ve mimarisi, Fas'ın düz ovalara kurulmuş büyük imparatorluk şehirleri olan Marakeş, Fes, Rabat veya Meknes'ten tamamen farklı, kendine özgü bir karaktere sahiptir. Bu, çöle veya geniş vadilere ait bir mimari değil, savunma içgüdüsüyle sarp bir dağın yamacına tutunmuş bir dağ mimarisidir. Şehrin tarihi kalbi olan surlarla çevrili Medina, dağın doğal eğimine kusursuz bir şekilde uyum sağlayacak şekilde teraslanmış, hiçbir matematiksel kurala uymuyor gibi görünen organik, labirent gibi sokaklardan, çıkmaz sokaklara açılan dik merdivenlerden, tonozlu karanlık tünellerden ve küçük gi
Sıkça Sorulan Sorular
Fas'ın kuzeybatısında, Rif Dağları'nın sarp yamaçlarında, Tanca ve Tetouan şehirlerinin iç kesimlerinde yer almaktadır.
Şehrin maviye boyanması, 1930'larda Avrupa'dan kaçıp buraya sığınan Sefarad Yahudilerinin getirdiği dini bir gelenektir. Mavi (Tekhelet), Yahudilikte gökyüzünü, cenneti ve Tanrı'yı simgeler.
1492'deki Reconquista sonrası İspanya'dan kaçan Müslümanlar (Moriskolar) ve Yahudiler buraya sığınmış, beraberlerinde kırmızı kiremitli çatılar ve iç avlular gibi Endülüs mimarisini taşımışlardır.
Rif Dağları, kireçtaşı zirvelerine, derin kanyonlara ve endemik Fas Göknarı ile Atlas sediri ormanlarına sahip engebeli bir Akdeniz dağı silsilesidir.
Şehir, 1471'de Moulay Ali Ben Moussa Ben Rached El Alami tarafından Portekiz istilalarına karşı stratejik bir askeri kale ve üs olarak kurulmuştur.
Sefaradlar, İspanya'dan Engizisyon'dan kaçarak şehre gelmiş; tekstil, deri işlemeciliği ve şehri baştan aşağı maviye boyama gibi kalıcı kültürel ve ekonomik miraslar bırakmışlardır.
Medina'nın ana toplanma noktası olan bu büyük meydan, tarihi Kasbah ve sekizgen minareli Büyük Cami'ye ev sahipliği yapan sosyal ve kültürel merkezdir.
Halkın anadili Fas Arapçası ve Berberice (Tarifit) olup, İspanyol kolonyal geçmişi nedeniyle İspanyolca ve günümüzde turizm sebebiyle Fransızca da yaygındır.
Rif Dağları'nın otokton, yerli halkı olan Ghomara Berberileri, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, kendine has yün kıyafetleri (Djellaba, Mendil) olan bağımsız ruhlu bir Amazigh topluluğudur.
Milli park içinde ünlü Akchour Şelaleleri, doğal bir taş kemer olan Tanrı'nın Köprüsü (Pont de Dieu) ziyaret edilebilir; ormanlık alanda uzun doğa yürüyüşleri yapılabilir.
Medina'nın doğu ucunda yer alan bu gürül gürül akan kaynak, şehrin su ihtiyacını karşılar ve yerel kadınların asırlık geleneksel çamaşır yıkama alanıdır.
Şefşavun'dan araç veya taksiyle yaklaşık 45 dakika süren bir yolculukla Akchour köyüne varılır, ardından nehir boyunca yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşle (trekking) şelalelere ulaşılır.